İçeriğe geç
İletişim

Mütalaa

Üniversite, fikrin sahibi olabilir mi?

11 Eylül 2026

Üniversiteden beklenen iş, bir sicil kalemi olmak mıdır? Soru basit görünür. Oysa son on beş yılda Türkiye’de yükseköğretim ile sınai mülkiyet aynı cümlede anıldığında cevap çoğu kez evet olmuştur: kurum başvuruyu yapsın, ofis yönetsin, gelir paylaşılsın. Bu yazı o cevabı kabul etmez. Sorduğu şey şudur: üniversite tüzel kişiliği, hocanın, öğrencinin veya araştırmacının zihninde oluşan fikri kendi adına tescil ettirmeli midir?

Fikir, önce bir insanda durur. Tahayyül, tasavvur, teemmül, tetebbu ve tasdik bir gerçek kişinin işidir. Tüzel kişi düşünmez; örgütler, barındırır, ücret öder, laboratuvar açar, yazı işleri yürütür. Bu hizmetler kıymetlidir. Kıymetli olmaları, onları fikrin sahibi yapmaz. Kaynak yayının 2016’daki açık cümlesi budur: fikrin sahibi gerçek kişidir. Tüzel kişi, o fikrin somutlaşmasına yönelik bir hizmet sunduğu nisbette rüçhan talep ederek işe katılabilir. Rüçhan, sahiplik değildir. Hizmetin karşılığıdır.

Üniversitenin esası da buradadır. Bir yüksekokul, yetiştirdiği insanların zihninde fikrin oluşmasına, fikirden fikre intikale mecra olmaktır. Bu makam yeterlidir. Bu makamın altına inip “tescilli hak sahibi” koltuğuna oturmak, üniversiteyi bir hesap işinin tarafı haline getirir. Sicil, üniversitenin kuvvetini artırmaz; onu, kendi işinin daha düşük bir mevkiine çeker. Laboratuvarı, kütüphaneyi ve semineri işleten kurum, aynı anda patent portföyünün maliki dairesine girince, öğretim ile ticarileştirme arasındaki mesafe kapanmaz; karışır.

Bu karışma, “teknoloji transfer ofisi kurulsun” cümlesiyle çözülmez. Ofis bir yazı işi ve aracılık birimi olabilir. Aracılık, hak sahibi olmak zorunda değildir. Üniversite, araştırmacıya düşünme zamanı, alet ve muhatap sağlar. Sağladığı şeyin karşılığını sözleşme ile düzenleyebilir. Düzenlemesi gereken şey, fikrin kurum adına yazılması değil; emek, telif ve rüçhanın kimde durduğunun baştan görünür kılınmasıdır. Aksi halde öğrenci ve hocanın zihinsel emeği, kurumsal bir portföy kalemine dönüşür. Portföy kalemi, üniversitenin öğrettiği şeyi değil, üniversitenin topladığı şeyi çoğaltır.

2017’den sonra yürürlükte olan 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu, yükseköğretim kurumlarında gerçekleşen buluşları çalışan buluşları rejimine yaklaştırmış; buluşu yapanın kuruma bildirim yükümlülüğünü ve kurumun hak talebini düzenlemiştir. Kanun 22 Aralık 2016 tarihlidir; ilgili uygulama yönetmeliği 29 Eylül 2017 tarihli ve 30195 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Bu satırlar o mevzuatın yerini tutmaz. Söyledikleri şudur: yasa, kurumsal tescil yolunu açmış olsa bile, yayın gündeminin sorusu hukuki imkân sorusu değildir. Soru, bu yolun üniversitenin işine uyup uymadığıdır.

Uymamasının bir sebebi daha vardır. Üniversite ile fikri mülkiyet sicili arasında, gerektirmek, örtüşmek ve içermek bakımından bir kuruluş bağı yoktur. Üniversite, sicil için var olmaz. Sicil, üniversite için var olmaz. İkisini aynı tüzel kişilikte birleştirmek, iki ayrı işi tek muhasebede toplamaktır. Toplam, öğretim üyesi için “kimin fikri, kimin cüzdanı” belirsizliğini artırır. Belirsizlik, düşünmeyi değil, çekingenliği büyütür. Düşünmek, en az bir meslekte uzmanlaşmış insanın işidir. Kurumsal tescil iştahı, o işi form doldurmaya çevirir.

Peki kurumun emeği hiç mi sayılmayacaktır? Sayılacaktır. Bina, elektrik, kütüphane, asistanlık, etik kurul, atölye ve idari süre — bunlar rüçhanın konuşulacağı yerlerdir. Rüçhan, “fikir bizimdir” demek değildir. “Bu fikrin somutlaşmasına şu hizmeti verdik; bu hizmetin karşılığı şudur” demektir. Karşılık, pay, lisans veya öncelik olabilir. Olmaması gereken şey, üniversitenin kendisini fikrin maliki ilan etmesidir. Çünkü malik olan, artık mecra değil, taraftır. Taraf olan kurum, öğrencisine rakip veya alacaklı gibi bakmaya başlar.

Bu yüzden kaynak yayın, üniversiteleri tescilli hak sahibi yapmayı değil, ülkede teknoloji sendikasyonu işletmecilik türünü ihdas etmeyi önerir. Sendikasyon şirketi, üniversitenin yerini almaz. Üniversitenin sapmaması gereken yeri korur. Fikrin sahibi gerçek kişi olarak durur. Emeğini hasreden mühendis durur. Ticarileştiren durur. Mekânı ve icrayı finanse eden durur. Üniversite, dilerse bu masaya hizmet ve rüçhan ile oturur; fikir sicilinin ev sahibi olarak değil.

Bu ayrım, “üniversite hiçbir sözleşmeye taraf olmasın” demek de değildir. Taraf olduğu yer, hizmetin ve rüçhanın yazıldığı yerdir. Taraf olmadığı yer, fikrin mülkiyet sütunudur. Sütunu karıştırmamak, hem hocayı hem öğrenciyi hem de kamuoyunu korur: herkes kimin neyi üstlendiğini okuyabilir. Okunabilirlik, sendikasyon önerisinin de ilk şartıdır.

Somut sorunun cevabı kısadır. Üniversite, fikrin sahibi olmamalıdır. Olursa, kendi yüksek makamını bir sicil işine indirir. Olmazsa, düşünmenin adresi olarak kalır. Kalması, ülkenin yenilik birikimi için daha zor değil, daha doğru bir yoldur. Doğru yol, hakları görünmez kurumsal kesede toplamak değil; kimin ne risk aldığını baştan yazmaktır.